BİLGİN ADALI

ÖNERDİĞİM KİTAPLAR

 

SEVEREK OKUDUĞUM VE ÇOCUKLARA ÖNERDİĞİM KİTAPLAR

Domates Saçlı Kız
Dünyanın Bütün Kedileri
Grimm Masalları
Duygu’nun Doğum Günü Armağanı
Denizin Büyüsü


DOMATES SAÇLI KIZ

Domates Saçlı Kız

Daha önce hiçbir kitabını okumamıştım Sevim Ak’ın. (Bu ayıp bana yeter. Bundan sonra bulabildiğim tüm kitaplarını okuyacağım. Ama bir özürüm var: Ben yeniyetme bir çocuk yazarı sayılırım. Üç yıldır ağırlıklı bir biçimde ilgileniyorum çocuk kitaplarıyla. Her şeyi okumaya kalkışırsam yazmaya zaman bulamam ki… ) Sonunda, Domates Saçlı Kız‘ı [1] okuyarak  tanıştım onunla.

Kitap tanıtır ya da bir kitap üstüne eleştiri yazısı yazarken, övgülerden ya da yergilerden başka bir şey gelmiyorsa aklınıza, üç beş dakika ara vermelisiniz yazmaya. Çünkü, hiçbir kitap mükemmel değildir; öte yandan, ne kadar kötü olursa olsun, her kitapta iyi, güzel bir şeyler vardır.

Yazmayı bırakıp şakır şakır yağan yağmuru izledim pencereden birkaç dakika. Hemen Bambi (köpeğimiz)  geldi yanıma, koltuğumun altından başını uzatıp o da izledi yağmuru benimle birlikte. Mis gibi toprak kokusunu çektim içime ve yeniden döndüm bilgisayarımın başına. (Elbette Bambi de kıvrılıp yattı az öteme.)

İnanılmaz bir düş zenginliği var Sevim Ak’ın, inanılmaz kıvrak bir dili var. (En azından Domates Saçlı Kız’da böyle. Öteki kitaplarını okuduğumda yeniden ele alacağım bu konuyu.)  Vasconcelos, Paulo Coelho ve benzeri yazarlar gibi, kahramanının gözüyle ışıl ışıl, bizim tanık olsak bile gizlerine ulaşamayacağımız bir evren yaratıyor. İnanılmaz derecede kıvrak ve renkli bir dille, okuyucusuna yaşatıyor bunu bir kaşık bal tadında.

Bebekliğinden beri, yetiştirme yurdunda büyüyen Güneş’in öyküsü kitapta anlatılan. Ama Tiktak ve Tıktık adlı iki de karga öyküde anlatılanlara durmadan çok ciddi (!) göndermeler yapan.

Dost canlısı, sevecen, çok da becerikli bir kızdır Güneş. Yurttaki arkadaşlarıyla, öğretmenleriyle ilgili gözlemlerini, duygularını, özlemlerini izleriz onun kitabın ilk yarısında. Sonra annesi çıkagelir Güneş’in, alıp evine götürür onu.

Kalabalık yurt yaşamından sonra, girilen aile ortamında yaşanan çelişkiler, sıkıntılar gelir gündeme.

Sevgiler, sevinçler, sevgisizlikler, hüzünler ve sevgiyle sevincin zaferi üstüne kurulu inanılmaz güzellikte bir öykü.

Şöyle bir yorum yanlış mı olur bilemiyorum: Güzelliklerden zevk almayı bilen ama haksızlıklara da isyan edebilen çok çağdaş bir Polyanna öyküsü bu. Üstelik cıvıl cıvıl bir dille anlatılmış. Okurken, kapıp götürüveriyor insanı, mahalledeki arkadaşlıklarla, Ayşe ablalar, komşu Fatma teyzelerle buluşturuyor.

İki şeye takıldım kitapta: Onca yılın ardından kızıyla yeniden buluştuktan sonra, Güneş’e karşı biraz daha sıcak davranamaz mıydı anne? Bu tartışılabilir bir konu. Ama, kitabın sonunda, bitirmek için bir parça acele etmiş Sevim Ak. Bence, kitabın son bölümü bir parça daha geliştirilebilirmiş. Örneğin Güneş’in ninesi, gündeme gelmemiş bile. Dedesiyle ilişkileri ise, çok zengin öykülerin henüz başlangıcındayken, bitirilmiş kitap. Oysa, dedeyle kurulan ilişki, aile ortamında da beslenip okuyucuya aktarılacak yeni hoşluklar yaratılabilirdi.

Hani, “Tadı damağımda kaldı,” derler ya, o tada doyamadan bitiverdi kitap.

Kitaptaki isimler bir soru işareti oluşturdu kafamda. Ay, Su, Erik, Sulak Anne… Bunlar pek sık rastlanan isimler değil çevremizde.

Bir de 7 yaş için ağır bir kitap gibi geldi bana. Ben olsam, yaş grubu olarak kitabın kapağına “7+” yerine, “9-99 yaş” yazardım. Çünkü, büyüklerin de keyif alarak okuyabileceği bir kitap Domates Saçlı Kız.

Metnin içinde, Sulak Anne’nin anlattığı iki masal var. Onlara özel olarak değinmek istiyorum: Sevim Ak, keşke bu masalları da içeren bir masal kitabı yazsa. Kitabın ikincil kahramanları olan sevimli kargalar Tıktık’la Tiktak’ın  uzun bir masalını da eklese bu kitaba. (Biliyorum şimdi Tıktık’la Tiktak kızacaklar bana, onları “ikincil kahraman” diye nitelendirdiğim için ama gerçek bu. Domates saçlı kız kesinlikle birinci kahraman kitapta.)

Benim için bu, tanıtım değil, bir tanışma yazısı. Öteki kitaplarını da okuduktan sonra, uzun bir yazı yazmak isterim doğrusu Sevim Ak’ın çocuk edebiyatındaki yeri üstüne.

Aklına, diline, eline sağlık.


BİR KEDİ KİTABI

Dünyanın Bütün Kedileri

Gizli bir Kediler Cumhuriyeti’dir İstanbul. Dünyanın hiçbir kentinde, bu kadar çok ve elbette bu kadar güzel kediyi göremezsiniz sokaklarda. Karası, beyazı, tekiri, mestanı, sarmanı, karması, kırmasıyla tam bir kediler cennetidir İstanbul. İşte bu konuda bir yazı yazacaktım ama, küçücük bir sürpriz, başka bir yazı yazmaya yönlendirdi beni. Kediler Cumhuriyeti yazımı sonra da yazarım.

Otuz yılı aşkın bir süredir tanırım Çetin Öner‘i. Tamı tamına otuz yıl önce, ilk kitabı Gülibik‘i* yazdığında, kitap yayınlanmadan okuma şansını bulan iki üç kişiden biri bendim. Yazdığımız her şeyi heyecanla paylaşırdık o zamanlar…

Sonra yollarımız ayrıldı. Uzun yıllar kesişmedi yollarımız. Yıllar sonra karşılaştığımızda, saçları ağarmıştı ikimizin de. Ama yüreklerimizdeki o genç heyecan yerli yerinde duruyordu. Gençlik yıllarımızdaki heyecanla sarıldık birbirimize.

Bugün postadan bir kitap çıkageldi: Dünyanın Bütün Kedileri** Çetin Öner’in yeni kitabı… Kediler üstüne manzum bir öykü. Çetin kendi kedisinin -kedilerinin- gerçek öyküsünü anlatıyor.

Elimin altında okunmayı bekleyen onca kitap varken, şöyle bir karıştırmak üzere elime aldığım kitabı, büyük bir keyifle bir çırpıda okuyup bitiriverdim.

Kedilerin öyküsü değil Çetin Öner’in anlattığı. Kediler baş kahraman ama, anlatılan bir sevgi öyküsü… Bir sevda öyküsü.

Kitaba geçmezden önce size Çetin Öner’den söz etmeliyim biraz:

Geçmişi karanlık (!) ve karışık yazarlarımızdan biri Çetin Öner. Gülmeyin öyle. Bankacılık öğrenimi görmüş biri (Banka deyince hemen durakladınız değil mi? Sıkı durun öyleyse, arkası geliyor…) durup dururken, bankacılık yapıp köşeyi dönecek yerde niye Ankara Sanat Tiyatrosu’na girip oyunculuk yapar ki? Çetin Öner’in gizli tarihinin karanlık noktalarından birisidir bu. Girdiği tiyatro kumpanyası AST da çok şaibeli (!) bir yerdir zaten.

AST’ta rahat durur mu Çetin Öner? Durmaz elbette. 40 oyunda görev alır ama, ille de karanlık bir şeyler yapacaktır. Hemen TİSEN’e (Tiyatro İşçileri Sendikası) üye olur ve  üç yıl boyunca bu sendikanın Ankara Şube Başkanlığı görevini üstlenir.

Bakar ki Tiyatro dünyasında bütün karanlık işler kotarılmış, o zamanlar, astığı astık, kestiği kestik bir yönetimin elinde bulunan TRT’ye girer. İlk işi de, tüm zamanların en şaibeli (!) yazarı Aziz Nesin’in “Yaşar Ne Yaşar, Ne Yaşamaz“ını TV dizisi olarak çekmek olur. TRT yönetimi başta ırın-kırın etse de, dizi öyle bir tutulur ki, tam bir şenlik olur. Ancak, bir yığın saçma sapan dizi tekrar tekrar yayınlansa da, Çetin’in bu dizisi arşivlerin derin kuyusunda uyutulur.

TRT’yi de yeterince karıştırdı ya, çocuk edebiyatına el atar Çetin Öner. “Gülibik” diye abuk subuk bir çocuk kitabı yazar. Çoktan kesilip kızartılmış aptal bir horozun öyküsüdür bu. Her nedense Almanlar bu öyküyü çok severler, kendi dillerine çevirip yayınlarlar. Beş baskı yapar bu ülkede Gülibik. (Alman kafası işte, neyi neden beğendiği sorulur mu?)  Sonra da ZDF’nin (bu da Alman sinema kumpanyası) TRT ile ilk ortak yapımı olarak filme çekilir. Alman bastırınca TRT ne diyebilir ki, hemen razı olur. Oysa TRT’ye kalsa, Çetin’i işten atacak… Ortalığı karıştırmanın bundan iyi yolu olur mu?

Çetin Öner bakar ki bu çocuk kitapları konusu, ortalığı karıştırmada çok işe yarıyor, hemen kolları sıvar, dört kitap daha yazar. Dünyanın  Bütün Kedileri, Çetin’in altıncı çocuk kitabı…

Siyamlı bir kedi olan, Maviş’le başlıyor kitap. Beş yavru doğuruyor Maviş ve ilk kez dede yapıyor Çetin Öner’i. Haberi alınca Çetin ve sarı vosvosu düşüyorlar yollara… Yaptıkları yolculuk, tam bir şenlik… Maviş’le başladık ya, aklımız Maviş’te bile olsa, vosvos baş kahraman oluveriyor yol boyunca. Aksırıp tıksırsa da, saatte 100 kilometreyi vuruyor sonunda… Şiiri şiir tadında, öyküsü öykü tadında bir anlatıyla, Çetin ve sarı vosvos Maviş’e ve torunlara kavuşuyorlar sonunda. Hiç kesilmeden sürüyor sevda öyküsü.

“Dünyanın Bütün Kedileri”ni yazan Çetin öner bir deli… Kitabın resimlerini çizen Mustafa Delioğlu, adı üstünde bir zırdeli… Öyle güzel resimler yapmış ki, kesip, çerçeveleyip duvarıma asmak geliyor içimden kitaptaki resimleri. Bu ikisini bir araya getiren Can Çocuk’un Yayın Yönetmeni Samiye Öz de onlardan geride kalmaz doğrusu delilikte. O da bildiğim kadarıyla tam bir kedi delisi… Bir araya getirivermiş hepsini: Üç deli, bir sarı vosvos bir de bir zamanların Başbakanı’nın gelini olan Maviş kedi. (Bu gelin olma konusunu da kitabı okuyunca anlayıp benim gibi güleceksiniz.)

Maviş’in sonu biraz hüzünlü. Ama yavrusu Tora, Anadolu efsanelerindeki kahramanlar gibi geziniyor ortalıkta.

Yok… Anlatacak değilim kitabın tümünü. Başta da söylediğim gibi, bir sevgi, bir sevda öyküsü bu. Yalnız çocuklar değil, analar babalar da okumalı. Hele kedisevenler mutlaka ama mutlaka okumalı bu güzel kitabı. İçinde kedi yaşayan her eve girmeli bu kitap. İlköğretim okullarında, hayvan sevgisinin ne olduğunu anlatmanın yanı sıra, öğrencilere şiir tadını aşılamak için okutulmalı

Sevgili Çetin Öner’in, yeni kitaplarını bekliyorum. Merak ve heyecanla…

 

GRIMM MASALLARI[2]

Ne zamandır elimin altında duruyordu Grimm Masalları. Ara ara okuyarak iki günde bitirdim.

Masalların bir öbeği, eski bir ilkokul öğretmeni olan rahmetli anneanneciğimle buluşturdu beni. Altın Kaz’ı, Bremen Mızıkacıları’nı (kitapta Çalgıcıları), Kırmızı Başlıklı Kız’ı (Anneannem daha değişik anlatmıştı, avcı karnını yarıp büyükanne ile Pembe Şapkalı’yı kurdun karnından çıkarırdı. ), Rapunzel’i, Küçük Yiğit Terzi’yi (Bir Vuruşta Yedi Öldüren’di onun da adı), Parmak Çocuk’u, Üç Altın Saçlı Dev’i (Nine oğlanı karıncaya değil, elmaya çeviriyordu), Balıkçıyla Karısı’nı ondan dinlemiştim defalarca. Binbir Gece Masalları’nın bir öbeğiyle tanışmam da onun sayesinde olmuştu. Sanırım küçük yaşlarda yazmaya başlamamda anneannemin büyük etkisi var. Devler, periler, cinler, büyücüler… Heyecanla dinlediğim bu masallar, hayal gücümün gelişmesine epeyce katkıda bulunmuş olmalı. Ondan dinlediğim masalları sonra gider mahalledeki arkadaşlarıma anlatırdım. Heyecanla dinlerdi hepsi de. Ama anneanneciğimin anlatışı başka türlüydü. Ballıydı… Kendine özgü bir yöntemi vardır masal anlatmanın. Bilirdi o.

Kitapta yer alan masalların bir öbeğini de, ilkokula başladıktan sonra kendim okumuştum. Hayat Suyu (biraz değişikti benim okuduğum), Külkedisi, Hansel ve Gretel, Rumpelstiltskin, Pamuk Prenses, Kurbağa Prens…

60 yaşını aşmış bir kocaman çocuk, bir çocuk yazarı olarak yeniden okuduğumda Grimm Masalları’nı, çocukluğumda yaşadığım keyfin bir benzerini yaşadım.

Masallar, inanılmaz renkli bir dünyanın kapılarını aralar çocuklara, hayal güçlerini uyandırır, geliştirir. İlle de üç oğul ya da üç kız vardır masallarda. En yakışıklı, en güzel, en akıllı, en iyi yürekli olan hep en küçükleridir. Dört kardeştik biz. Üç erkek, bir kız… Erkeklerin en büyüğü olduğum için çok kızardım buna.

Oğluma ve kızlarıma anlattım bu masallardan aklımda kalanları yıllar sonra. Anneannem kadar keyifli anlatabildim mi bilmiyorum. Sonra ben kendi ölçeğimde bir masalcı amca (Bilginamca) olmaya soyundum. Her halde severek okuyan birkaç çocuk olmuştur yazdıklarımı.

Bunca yıl sonra yeniden okuyunca Grimm Masalları’nı, bunları düşündüm işte.

Nihal Yeğinobalı’nın tertemiz, dupduru Türkçesi, Mustafa Delioğlu’nun hayal gücünü okşayan, zaman zaman gıdıklayan çizimleriyle, çocuklar için dört dörtlük bir tatil armağanı olmuş Grimm Masalları. Anlayamadığım şey, yaş grubunun niye 9+ olarak belirlendiği… Bence okuyup yazmayı söken her çocuk keyifle okuyabilir bu kitabı.

Çocuğuna kitap arayan tüm anne ve babalara, daha önemlisi tatilde keyifli bir kitap okumak isteyen tüm çocuklara öneririm. Dilerim ikinci cildi de yakında çıkar…

Bu arada, kimi masallarda gördüğümüz şiddet öğelerinin çocukları olumsuz yönde etkilediği konusundaki tartışmalara da küçük bir gönderme yapmak istiyorum:

Doğrusu, uzun yıllar boyunca ben de masallardaki şiddet öğelerinin çocukları olumsuz yönde etkileyebileceğini düşünüyordum. Toplum Gönüllüleri Vakfı’nın ve yayıncılarımdan Can Çocuk’un düzenlediği okul söyleşilerinde karşılaştığım binlerce çocuk, herhangi bir dayanağı olmayan bu önyargımı büyük ölçüde kaldırdı ortadan. Masalın kurmaca olduğunu, gerçek olmadığını çok iyi biliyor çocuklar. Sanırım sorun, biz yetişkinlerin çocuklar konusundaki güvensizliğimizden kaynaklanıyor. Masal masaldır, gerçek de gerçek… Masal padişahının kelle alması ile, düğünde maganda kurşunuyla insan ölmesi  arasındaki farkı iyi değerlendirmek gerek.

Sahi, her konuda kurslar, okullar açılıyor da, çocuk yetiştirme konusunda anneleri, babaları eğitecek bir kurs ya da okul neden yok. Sanırım böyle okullar da açılmalı ve öğretmenlerinden bir ikisi de mutlaka çocuklar olmalı.

Dağıldım… Grimm Masalları’ndan söz ediyordum. Dünya kültürünün ortak ve en değerli miraslarından biri olan Grimm Masalları’nı tüm çocukların okumasını isterim doğrusu. Büyükler de okusa (kimisi yeniden okusa) pek iyi olur…

 

MİTOLOJİYLE BUGÜNÜ HARMANLAMAK…

Bir oyunu, bir sürü çevirisi var Betül Avunç’un ama ben onu daha çok, çocuklar için yazdığı “İkiz Gezginler”[3] dizisiyle tanıyorum.

Betül Avunç, “Klasik Arkeoloji” öğrenimi görmüş. Bu, yazdığı kitaplara da yansıyor doğal olarak. Kimi arkeoloji, mitoloji bilgilerini, öykülerin içinde yaşayarak, ustalıkla anlatıyor kitaplarında. Mitolojik serüvenleri, günümüz çocuklarını da heyecanlandıracak bir yapı içinde sunuyor, çocukları kapıp o çağlara götürüveriyor.

Son kitabı, “Duygu’nun Doğum Günü Armağanı”nda[4], hem anlatım biçimi olarak, hem de öyküler olarak farklı bir yol seçmiş. Frenkler, istedikleri kadar “Yunan” desin (bu konunun en büyük savaşçısı, Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir’i saygıyla anıyorum burada) Anadolu mitolojisinin kimi öykülerini, günümüzde yaşanan bir gizemli serüven içinde anlatıyor bize. Aslında bunu şöyle açmak gerekir: Öykü kahramanları mitolojik ortamlara gitmiyor da, mitolojik kahramanlar bir biçimde günümüze geliveriyorlar.

Yazarın biricik yeğeni Duygu on yaşına girecektir. Doğum gününde Duyguya çok özel bir armağan vermek ister yazar. O sırada yardıma gelen Esin Perisi, yeğenini “Dönüşümler Ormanı”na götürmesini, sonra da birlikte yaşayacakları o günün kendisini Duygu’ya armağan olarak vermesini önerir. İşte ondan sonra başlar geçmişle bugün, düşle gerçek arasında gidip gelen serüven.

Defne adındaki perinin, kendisini kovalayan Tanrı Apollon’dan kaçarken defne ağacına dönüşmesinin, su perilerinin, Güneş’in ortalığı karıştıran oğlunun, nakış konusunda el sanatları perisinden daha yetenekli olan güzel kızın, günebakan çiçeğinin, Dönüşümler Ormanı’nın kıralı ile kraliçesinin düğünlerinin öyküleri, gerçek dünya ile fantastik bir dünya arasında gezindiriyor okuyucuyu.

Tatlı tatlı anlatmış da Betül Avunç, bir şeyi eksik bırakmış: Bir önsöz yazarak, ya da en azından dipnotlarla, anlattığı öyküler konusunda bir parçacık bilgi  verebilirdi okuyucusuna. Defne ile Apollon Tanrı’nın öyküsünü, bir yerlerde okumuş olduğum için biliyorum ben. Ama öteki öyküler konusunda tam anlamıyla kara cahilim. İlk kez okuyorum bu öyküleri. Eğer bu temalar mitolojiden alınmışsa, yazarın vereceği ipuçlarıyla, o antik öyküleri okumak isterdim. (Bilenler bilir, ben de pek meraklıyım bu tür öyküler okumaya ve yazmaya.) Eğer bunlar, tümüyle yazarın kurmaca öyküleriyse, onu da bilmek isterdim  doğrusu. Küçücük bir ipucu vermiş bize yazar, Dönüşümler Ormanı’nın varlığını, çok eski bir yazarın, Ovidius’un “Dönüşümler”  kitabından öğrendiğini söylemiş bize (s.18-19). Keşke bir parçacık daha açsaymış bu bilgiyi. Benim gibi meraklılar rahat ederdi.

Şimdiiiiiiiii… Eleştirel yaklaşım adına, yakaladığımız bir sözüm ona kusura da değindik ya (eleştiri ve tanıtım yazısı yazanlar böyledir, mutlaka ufacık bir şey bulup yazara çatmak isterler, kötü bir huy ama böyle işte), gelelim yazının özüne, son sözüne: Bir çırpıda, keyifle okunuveren bir kitap “Duygu’nun Doğum Günü Armağanı”.  Bence bir yazarın, tatil için çocuklara sunabileceği en güzel armağanlardan biri. Betül Avunç’tan yalnızca Duygu’ya değil, tüm çocuklara çok keyifli bir tatil armağanı.

Ben çok sevdim. Yaşı yaşıma denk tüm çocukların seveceğinden de eminim.

 

ŞİİRİN BÜYÜSÜ

Tarih atmalı önce: Bugün 14 Nisan 2005… Işıl ışıl bir güne uyandım erkenden. Kendime bir fincan kahve… Gazeteden birkaç haber; hepsi de saçma sapan.  Kore Cumhurbaşkanı geliyormuş. Vallahi de billahi de bana ne? Birkaç satır okuyup birkaç satır yazmanın tam sırası işte. Karar veremedim, okumayla mı başlasam yoksa yazmayla mı diye. Kapı çaldı, postacı. Elinde bir sarı zarf. Belli ki bir kitap var içinde.

Üstüne bile bakmadan açtım zarfı.

Kitap kılığında bir şiir, şiir kılığında bir kitap, resimle şiiri etle tırnak gibi kaynaştırmış, şiir kadar güzel bir kitap çıktı zarftan: Denizin Büyüsü[5]. Mürekkep kokusu, boya kokusu gitmemiş daha üstünden. Açmadan kabını okşadım bir sevgiliyi okşar gibi… Kokladım. Öpecektim, dudaklarımın izi kalır diye korkumdan yapamadım.

Yazarları: Aytül Akal ile Mavisel Yener. Belli ki, ortak şiir kitaplarının bir yenisi. Resimleyen de her zamanki gibi Mustafa Delioğlu. Arkasını çevirdim kitabın, bir kez daha şaşırdım. Yedi dizelik bir şiiri var Delioğlu‘nun arka kapakta. Bulaşmış demek ki şairlik ona da. Şirin, şipşirin, birkaç kez imbikten geçerek damıtıldığı belli olan bir şiir. Hayır, aktarmayacağım buraya. Her okuyucu, kendi keşfetsin, o keşfin heyecanını yaşasın bir parça.

Sonunda açtım kitabı açmasına ya, birbirinden güzel resimlere bakmaktan, bir tek dizeyi bile okuyamadım. Çılgınlar gibi çizmiş, deliler gibi boyamış Delioğlu.  Resimlerin güzelliğini, desenlerin, renklerin büyüsünü sözcüklere dökmek olanaksız.

İlk bakışta resimler şiirleri bastırmış diye düşünüyor insan, kendi şiirleriyle öne fırlamış resimler. Yok, öyle değil. İkinci kez uzun uzun baktıktan sonra resimlere, okumaya başladım şiirleri. Et ve tırnak gibi bütünleşmiş resimlerle şiirler. Üç insanın hayal gücü, yaratıcılığı öylesine birleşmiş ki, şiirin şiir, resmin resim olduğu, ama şiiri de resmi de aşan yeni bir tür, benzersiz bir yapıt çıkmış ortaya.

Böyle övgüler kolay çıkmaz benden. “Gözünün üstünde kaşın var kör kadı!” deyiveririm hemen. (Bütün güzelliğine karşın, bu kitabın da kaşı-gözü üstüne diyeceğim bir çift söz var, bekleyin hele…)

 Aytül Akal’la Mavisel Yener birkaç şiir kitabı daha çıkardılar ortaklaşa. Bende yalnızca “Şiirimi Kedi Kaptı” vardı. O kitabın başındaki bilgileri okudum belleğimi tazelemek için: 2003’te yazışmayla başlamış bu ortaklık. Belli ki, kimi heyecanları paylaştıklarını görünce de, şiirleşmeye dönüşmüş bu yazışma. İyi ki de dönüşmüş.

Denizin Büyüsü‘nün “Deniz Yıldızı” başlığını taşıyan ilk bölümü, iki sanatçının aynı temaları işlediği, aynı adları taşıyan yirmi şiirden oluşuyor. Kimin yazdığı, şiirlerin altına konan adlarının baş harflerinden anlaşılıyor. O harfler kalksa, tek elden çıkmış gibi uyumlu şiirler. Hepsi birbirinden güzel de, hepsini alamam buraya. En sevdiklerimden biri, Harita-1 başlıklı, Aytül Akal yazmış:

Öğretmenim,
Dün gece ben uyurken,
Deniz taşmış
Haritamı su basmış…
Kâğıdın buruşması
Yazıların dağılması
Bu yüzden…

Onlarca yıldır Türkçe kitaplarında çocuklarımıza okutulan o abuk subuk manzumelerle bir ilgisi var mı yukarıya aldığım şiirin? Bırakın çocukları, hangi yetişkin severek, gülümseyerek, o çocuksu duyarlığı yüreğinde dipdiri yaşayarak okumaz ki böyle bir şiiri?

Kitabın ikinci bölümü (s. 22-45) Mavisel Yener‘in şiirlerinden oluşuyor: Mor Balık. Ben hiçbir yorum yapmayacağım. Resim Dersi  (s.33) başlıklı şiiri alacağım yalnızca buraya. Herkes kendi yorumunu yapsın:

Öğretmenimiz
“Deniz resmi” çizdirdi.
Boyadım resmimi
yedi renge.

Gökkuşağının ardına
sakladım denizimi…
Kimse göremedi
kendini kuma gömen
yengecimi…

Mor Deniz başlığını taşıyan üçüncü bölümde (s. 46-69) Aytül Akal‘ın şiirleri var.  Yine yorumsuz bir alıntı (s. 57):

İçimdeki Deniz

Arkadaşım küstü diye
İçime
Deniz doldu…
Çok dalga vardı
Tutamadım
Taştı Deniz
Gözümden aktı…
Deniz yıldızları
Sahile vurdu…
Öptü beni arkadaşım,
Yıldızları
Gökyüzüne savurdu…

Dün, İzmir’de kitap fuarındaydım. Adını bile ilk kez gördüğüm, çocuk kitapları yayınlayan kimi yayınevlerinin kitaplarını şöyle bir karıştırdım. Kitap adı altında, başta dili olmak üzere, her şeyiyle özensiz, çocukların cebindeki harçlığı almaktan başka hiçbir amacı olmayan öyle çok “basılı kâğıt” vardı ki ortalıkta, hüzünlendim.  Bu sabah, Denizin Büyüsü geçince elime, unuttum o hüznü, keyiflendim.

İyi şeyler okumayı seven herkese sesleniyorum:

Çocuğunuz varsa, mutlaka alın Denizin Büyüsü‘nü. Eminim, insanın beyninde, yüreğinde iz bırakan “şiir” tadını siz de yaşayacaksınız. Çocuğunuz yoksa, yine alın. Çocuğunuz olduğunda arar da bulamazsınız belki, pişman olursunuz. Hem, Türkçe kitaplarında okutulan şiirlerle büyümüş insanlar olarak, içinizde yaşayan kendi çocukluğunuzun da hakkı var birkaç güzel şiir okumaya.

Kitabın arka kapağının içinde çok şirin bir resim var: Denizin içinde iki denizkızı. Hoplaya zıplaya oynaşmıyor bunlar ama. Ellerinde birer kâğıt, şiir yazıyorlar.  Aytül Akal ve Mavisel Yener bunlar. Arkalarında da başında beresi, elinde fırçası, sakallı bir ressam. Mustafa Delioğlu. Aydede, tepeden gülümseyerek izliyor bu üçünü. Kitabın son sürprizi de bu işte.

Gelelim kör kadının kaşına, gözüne: Ön ve arka kapakların kulaklarında yazarlarla çizeri tanıtan yazılar, dişi harflerle yazılmış. Renkte de kayma olmuş sanki bir parça. Çok güç okunuyor bu yazılar. Hele son sayfada, iki yazarın e-posta ile şiirleşmelerinin anlatıldığı metin hiç okunmuyor. Ama ne yazarların ne de çizerin kusuru var bunda. Basımevinin kusuru bu. Hem, bir nazar boncuğu gerekmez mi böyle bir kitaba? Bu kadarcık kusur da, kitabın nazar boncuğu oluversin.

Güzel bir kitapla başladım bugün günüme. Yukarıya tarihi onun için attım; anılarımı yazarsam ileride, unutmayayım bugünü diye. Şimdi yeniden alacağım Denizin Büyüsü’nü elime, yeniden okuyacağım şiirleri, ayrıntılarda gizlenenleri görebilmek için yeniden bakacağım resimlere teker teker…

Bu yazının bittiğini sanmıştım ama bitmemiş. Doğrusu ben de bilmiyordum. Denizin Büyüsü‘nü yeniden okumaya başladığım sırada, küçük kızlarım girdi çalışma odasına. (Küçük dediğime bakmayın, biri on, öteki on iki yaşında…) Elimdeki kitabı görünce kaptı büyük kızım Yağmur, “Aaaa, bu kitaptan bizde de var!” diye bağırdı heyecanla. “Kızım sizde olamaz, yeni çıktı daha bu kitap,” dedim. “Buna benzeyen başka türlüsü babaaa!” dedi küçük  kızım Damla. Koşup kitaplıklarından “Kar Sesi“ni[6] getirdiler.  Tasarımı, resimleri ve şiirleriyle, “Denizin Büyüsü“yle aynı yapıda, “kar” temasını işleyen bir şiir kitabı bu da. Eve giren kitapları mutlaka görürüm de, bu kaçmış gözümden her nasılsa. Yeni bir serüvenin içinde buluverdim kendimi. Resmi mi, şiiri mi öne çekmem gerektiğini bilemeden, oturup Kar Sesi’ni dinledim iki şairin sözleri ile bir ressamın gözlerinden.

Yok, hiçbir yorum yapmayacağım ne şiirler, ne de resimler üstüne. Yorumu okuyanlar yapsın. Ama kör kadı, sıyrılıp aradan girmek istiyor hemen. Resimlerin üstüne bindirilmiş şiirler bile pek güzel okunuyor bu kitapta. Ama dikiş ciltli, böylesine özenle hazırlanmış kitabın, kullanılan kötü tutkal yüzünden olsa gerek, cildi kapağından kopmak üzere. Bu da ciltçinin ayıbı…

Evet, bugün 14 Nisan 2005… Işıl ışıl bir güne uyandım erkenden. İki kez mutlu oldum. Şimdi ne yazmak geliyor içimden, ne de okumak. Bahçeye çıkıp kaykılarak oturacağım. Yüzümü güneşe çevirip okuduğum şiirlerin, o şiirlerle bütünleşmiş resimlerin damağımda kalan tadını çıkaracağım. Sonra belki bir de şiir yazarım.

Söylemezsem çatlarım: Bu iki kitabı kıskandım…

 

————————————————————

[1] Domates Saçlı Kız, Sevim Ak, Can Çocuk, 2005
* Can Yayınları
* Çetin Öner, Can Yayınları, 2005
[2] Grimm Masalları, Grimm Kardeşler, çev. Nihal Yeğinobalı, res. Bustafa Delioğlu, Can Çocuk, Nisan 2008
[3] İkiz Gezginlerin Serüvenleri, Bulut Yayınları 2002, İkiz Gezginler İstanbul’da, Bulut Yayınları 2002, İkiz Gezginler Troya’da, Bulut Yayınları 2003
[4] Duygu’nun Doğum Günü Armağanı, Betül Avunç, Bulut Yayınları 2005
[5] Denizin Büyüsü, Uçanbalık Yayınları, Nisan 2005
[6] Kar Sesi, Uçanbalık Yayınları, Nisan 2004

 

*

8 Yanıt to "ÖNERDİĞİM KİTAPLAR"

İşte dedim ancak yazmanın değerini ve ne olduğunu bilen bir yazar böylesine anlatabilir çocuk kitaplarını tabii ki anlatmaya değer olanlardan yaptığı seçkisiyle. Ellerinize sağlık.

sevgili bilgin adalı zaman bisikleti kitbinizi okudum ve çok beğendim

ikincisinide okuyacağım çok beğendim…:)

Çok Sevgili BilginAdalı,
Tutuncu adanızda dolaştım biraz… Ağaçları, çiçekleri, kuşları, suyu, köpekleri ve yıldızları çok büyülü. içten dünyanızın kapıları bize sonuna kadar açık… Çok teşekkür ederizpaylaşımlarınız için. En kısa zamanda kitaplarınız başucu kitaplarım olcak ve onları diğer insanlarla paylaşacağım.
Yenidan güzel bir gün dileğiyle

sevgili bilgin adalı
“kaledibi sokağı”kitabınızı okudum ve en beyendiğim kitap oldu.herkese öneririm

Sevgili Bilgin Adalı , “Meraklı karınca Cimcim in serüvenleri” ve 2. kitabını okudum ikiside harikaaa ! 4 gün sonra bizim okulumuza imza gününe geliyorsunuzz 🙂

Sevgili Bilgin Adalı kitaplarını çok seviyorum umarım yeni kitaplarda yazarsın bu arada bizim okula yani AKEV KOLJİNE ne zaman geleceksiniz

Ben de SEVİM AK ın kitaplarını beğeniyorum.(ama sizinkileri çok daha fazla seviyorum.)Tavsiye ettiğiniz kitapları okuyacağım ve arkadaşlarıma tavsiye edeceğim.Ben bir de HARİTADA KAYBOLMAK ve KRALİÇEYİ KURTARMAK kitaplarını herkese öneriyorum.

Sevgili Bilgiin Adalı,
Polisiye kitaplarını çok sevdim.Devamını bekliyorum.
Sevgilerle Alkın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Bitmez bir ‘yazma’ aşkı ve sevgilerimle…

Gününüz Aydın Olsun

Haziran 2017
P S Ç P C C P
« Eyl    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
2627282930  

Blog İstatistikleri

  • 73,936 hits
%d blogcu bunu beğendi: