BİLGİN ADALI

ANIMSANANLAR VE ÖTESİ

 

  Yazmaktan başka işi gücü ve de uykusu olmayan bir adam, gecenin geç bir saatinde ne yapar? Hele içinden, tezgâhında haftalardır bekleyen öykülerle boğuşmak da gelmiyorsa?…
  Anımsar. O eski güzel günleri anımsar. Bu anımsamaların ucu nereye kadar uzanır? Eskilere, çoook eskilere.
  Nedense 50’li yıllar çok önemli benim için ve bir anda kendimi o yıllarda buluverdim. İlkokulda okuduğum kitaplar geldi geçti gözlerimin önünden… Belleğime altın harflerle kazınmış “İki Çocuğun Devrialemi”ni düşündüm ilk anda. Ama onu sonra anlatacağım…
  Belleğimde yer eden kitaplar, Gulliver, Pollyanna, Robenson, Pinokyo, Gümüş Patenler, Kurt Çocuk, Jules Verne’in 6-7 kitabı, Tom Sawyer oldu ilk anda. (Küçük Kadınlar’ı şimdi yazarken anımsıyorum.) Sonra hemen, Sardalya Sokağı, Perlmutter Ailesi, İnci, İhtiyar Balıkçı geliveriyor aklıma. Bu son yazdıklarımı okurken artık ortaokula gidiyordum. (İnce Memet’i de o yıllarda ya da birkaç yıl sonra okumuştum.)
  Lise yıllarında, öncelikle ve özellikle Kafka hayranı olduğumu, Türkçe’ye çevrilen tüm Kafka’ları, bulabildiğim tüm İngilizce çevirilerini okuduğumu gururla söyleyebilirim. Sartre, Camus, İngilizce çevirilerinden okuduğum Gunther Grass  (sonra Türkçe çevirilerini de çok severek okudum), ve özellikle Hermann Hesse idollerim oldu. Bu arada epeyi bilim kurgu okudum, İngilizce ve Çağlayan yayınevinin o zamanlar popüler olan bir dizisinden Türkçe…  Bilge Karasu’yu, Ferit Edgü’yü, Yusuf Atılgan’ı, Nâzım’ı, İlhan Berk’i, Turgut Uyar’ı, Edip Cansever’i keşfettim.
  1959’dan bu yana da, onlarca dergide şiirim, öyküm, denemem, eleştirim, tanıtım yazım çıktı…
  Şimdi, Nasrettin Hoca misali, bir dirhem bal için niye bir çeki odun çiğnetiyorum ki herkese? Şunun için: Okuma serüvenimi anımsadığımda şunu gördüm:  Çocukluğumda ve ilk-gençliğimde okuduğun kitapların hiçbiri “çocuklar için” ya da “gençler için” alt kategorisinde değildi…
  “İki Çocuğun Devrialemi” sanırım Remzi’den çıkmıştı. Yazarını kısa süre öncesine kadar anımsamıyordum. (Bir söyleşide Sevgili Necdet Neydim,  “Çocuklar yazarların adını anımsamaz,” diye bir saptamada bulunmuştu. Haklı sanırım. Can Çocuk yeni basımını yapmaya başlayınca öğrendin Jean de la Hire adlı bir yazar olduğunu.) Her biri 150-200 sayfa kalınlığında tam 10 ciltten oluşuyordu kitap. Mersin, 5 Ocak İlkokulu kitaplığında onları bulduğumda sevinçten havalara uçmuştum. İki ay gibi kısa bir sürede bitirdim o 10 cildi. Hâlâ da unutamıyorum  Yanik’le Jano’nun serüvenlerini okurken aldığım keyfi…
  Eeeee, bütün bunları niye yazdım ki ben?
  Şunun için: Kızlarımın kitaplığına baktığımda, “çocuklar için” yazılmış olduğu varsayılan bir yığın abuk subuk şeyle karşılaşıyorum… Neredeyse yarısı, okuma zevkini geliştirecek yerde körelten, sıkıcı kitaplar. Oysa benim çocukluğumda okuduğum kitapların hiçbiri “çocuklar için” yazılmış değildi. Onları çocuk kitabı olarak seçen, çocuk okuyucular olmuştu. Örneğin, İki Çocuğun Devrialemi kesinlikle yetişkinler için yazılmıştı. İki çocuk değil, iki gençti onlar aslında, kitabın adı belki bir çeviri hatasıydı. Bir motosikletle tüm dünyayı dolaştılar o  10 ciltte. (Ben de onlarla birlikte dolaştım.) Kesinlikle çocuklara yönelik (ya da “çocuklar için” ) diye bir sınırlandırma yoktu o kitaplarda. Birbirinden zevkli serüvenler anlatılıyordu. Heyecanla okurken onların serüvenlerini, onlara katılırken, öyle çok şey öğrendim ki… Oysa, didaktik hiçbir şey yoktu. Her şey serüvenin doğal bir uzantısı olarak anlatılıyordu. Özetlemem gerektiğinde, “Yanik’le Jano falan yerden filan yere giderken, motosikletlerinin lastiği patlayınca, yerlilerin kendilerine gösterdiği kauçuk  ağacının sütünü lastiğin içine akıtarak patlamaz lastikli bir motosiklete sahip olmuşlardı,” diyeceğim bölümde kauçuk denen bitki sütünün pek çok özelliklerini öğrenmiştim serüven heyecanı içinde.
  O kadar çok “çocuk kitabı” var ki, hepsini okumam olanaksız. Bu nedenle genellemeler yapmam da olanaksız. Ama en azından şu soruyu sorabilirim sanıyorum: Roald Dahl’ın “Çarli’nin Çikolata Fabrikası”nın bütün dünyada baskı üstüne baskı yapmasını, yüz binlerce çocuk tarafından severek okunmasını nasıl açıklayabiliriz? Ne öğretiyor ki çocuklara “Çarli’nin Çikolata Fabrikası”? Ya Astrid Lindgren’in tüm dünyada ödüller kazanmış Pippi Uzunçorap dizisi?…
  Şimdilerde baskı üstüne baskı yapan, tüm dünyayı kırıp geçiren, filmleri gişe rekorları kıran “fantastik” kategorisindeki (bu da ne demekse) çocuk kitapları da öyle değil mi? Yeryüzünün önemli bir kesiminde Harry Potter’ı tanımayan, onun serüvenlerini heyecanla okumayan çocuk kalmadı…
  Onlarda olup da, bizim yazdıklarımızda olmayan şeyleri sorgulamalıyız.
  ÖZGÜRLÜĞÜNÜZÜ İLAN EDİN ÇOCUK YAZARLARI… Hayal gücünüzün sınırlarını sonuna kadar zorlayın. Kendinizi, kitaplarınızın üstünde yazan 12+, gibi, 8 yaş ve sonrası gibi etiketlerle sınırlamayın. Çocukların algılama yeteneği, inanın ki bizimkinden çok daha yüksek. Onlar, yaşam oyunu içinde, okulda, aile içinde öğrenmeleri gereken her şeyi zaten doğru ya da yanlış öğreniyorlar. Çocuklara okuma sevgisini, daha da önemlisi, yaşama sevgisini aşılayacak şeyler yazmak için çaba harcayın, otobüste yaşlı birine yer vermelerini öğretmek için değil…  Kendinizi, “öğretmek”le sınırlamayın.  Bugüne kadar, bir şeyler öğrenmek için okuduğum bir roman, öykü ya da şiir olmadı. Ama okuduğum her yazıdan bir şeyler öğrendim. Hâlâ öğreniyorum. Bana ders vermeye kalkışan metinlerden ise, çocukluğumdan beri nefret ettim.
  Anlattığımız öykü içinde bir şeylerin de kılavuzluğunu, didaktik olmadan yapabiliyorsak, ne güzel, bir taşla iki kuş vurmuş gibi oluruz. Ama önce okumayı, çok keyifli bir serüven haline getirebilmeliyiz. Yoksa, Harry Potter’ların, Çarli’lerin, Pippi’lerin dayağını yemekten kurtulamayız. Bizim yazdıklarımız bin, bin beş yüz okuyucuya ulaşır, Harry 13-15 baskı yapar…
  Çocuklar için yazdığım oyunları saymazsak, yayınlanan ilk çocuk kitabım olan Havşan Öyküleri’nde[1], büyülere dayalı olmayan fantastik bir kahramanla, evlerinde kuş ya da balık bile beslemesine bile izin verilmeyen çocuklara, konuşan, havlayan, miyavlayan, kendini insan sanan ya da insanla eşdeğer bulan bir tavşanın serüvenlerini anlattım. Gizli mesajım, bir tavşanın bile, olanakları zorlayarak insanların dünyasında başarılı olabileceğiydi. Zıpzıp Havşan, hiçbir  zaman yenilmedi, her mücadelesinde kendince başarı kazandı.  Balık avında bile en büyük balığı o yakaladı… (Sen neymişsin be havşan…) Okuyan çocuklar gülüyor havşana, ama havşanın varoluş mücadelesini de yürekten destekliyorlar. Bu arada, okullarda yaptığım söyleşilerde çocuklar öyle hınzır sorular soruyor ki, tuzağa düşmemek olanaksız. Onların meydan okumasına ben de kendimce meydan okuyarak karşılık verdim. Aşağıda birkaç soru yanıt örneği okuyacaksınız…
  Zaman Bisikleti ile Çatalhöyük Öyküleri[2]  dizilerinde ise bütün çağların (çağımız da içinde bunun) en önemli niteliği olan “buluş yapma”, “icat etme” kavramlarını işlemeye çalıştım. Ders vermeden. Serüven havasında. Kimi zaman bilim kurgu öğeleri de kullanarak. Ne kadar başarılı olduğumu, çocukların kitaplarımı ne kadar sevdiğini zaman gösterecek. Ama okullara gidip çocuklarla yaptığım söyleşilerde  çok ilginç sorularla karşılaştım:
  Soru: “Bir tavşan insan gibi konuşmayı öğrenebilir mi?”
  Yanıt: “Elbette öğrenemez. Ama ben burada bir yazar olarak düş gücümün bana verdiği bir özgürlüğü kullandım. Sen, ben, başkaları İngilizce konuşmayı öğrenebiliyorsa, bir tavşan da başka dilleri öğrenebilir diye düşündüm. Ya da tersini düşünelim, bir tavşan insan gibi konuşmayı öğrenebiliyorsa, bir insan başka insanların dillerini de kolaylıkla öğrenebilir…”
  Soru: “Kitabınızda (Dünyamızın İlk Şafağı) anlattığınız buluşların hepsinin bu kadar kısa sürede gerçekleştirilmesi olanaksız.”
  Yanıt: “Ben buluşlar tarihi yazmıyorum ki… Binlerce buluştan birkaçının nasıl gerçekleştirebilmiş olabileceğinin öykülerini yazıyorum. Bunları yazarken de bir yazar olarak “kurmaca” yani bir tür uydurma özgürlüğümden yararlanıyorum.”
  Soru: “Yani bir bilgisayarı bir bisiklete bağlayarak böyle bir zaman makinesi yapılabilir mi?”
  Yanıt: “Bilmem. Ben öyle bir şeyin olabileceğini düşledim ve öyküsünü yazdım. Hele bir deneyin bakalım. Belki bisiklete değil ama, bir otomobile ya da  helikoptere bir bilgisayar programı yükleyerek siz böyle bir araç geliştirebilirsiniz.”
  Soru: “Ormanda bir kurt yavrusu bulsak, biz de Ninli’in yaptığı gibi onu evcilleştirebilir miyiz?”
  Yanıt: “Bence evcilleştirebilirsiniz ama önce o kurt yavrusunu bulmanız gerekir…”
  Soru: “Havşan niye hep yapamayacağı şeyleri yapmak istiyor?”
  Yanıt: “Havşan, insanlarla yarışmaya çalışıyor. Havşan olsun, insan olsun, kişinin yapamayacağı şey yoktur. Yolunu bulur, öğrenirseniz her şeyi yapabilirsiniz… Parmaklarınız yoksa, bileğinize kalem tutacak bir bilezik bağlayıp yazı yazabilirsiniz. Havşan işte bunu yapıyor ya da yapmaya çalışıyor…”
  Ve daha onlarca soru…
  Biz, toplumun mimarı değiliz… Çocuklar için birer eğitmen, öğretmen de değiliz. Bizim yazdıklarımızdan okuma keyfini alan çocuklar, ileri yaşlarda başka şeyleri okumayı, ama en önemlisi okumayı isteyecekler.
  Okumaz yazmaz, yazdığını sanır okumaz, okur gibi yapar okumaz, okusa da anlamaz, okumaz da okuyanları küçümser ana-babaların çoğunlukta olduğu bir toplumda yaşıyoruz.  Çocuklarımızı yarış atına çeviren berbat bir eğitim sistemimiz var
  Çenem açıldı, uzattım. Toparlarsam:

  • 1. Çocuk yazarı diye bir yazar sınıfı tanımıyorum. Yazar yazardır.
  • 2. Falanca kitabın yazarında “ışık var” önermesini reddediyorum. Işığı olan, yazmaya niyetliyse, doğru yazmayı da öğrenir. İmlasıyla, bir paragraftan ötekine geçerken kuracağı mantık bağıyla, öyküsünün örgüsüyle, her şeyiyle. Yazar olarak mesleğim konusunda çok kıskanç ve titiz biriyim. “Arka fonda görülen manzara…” diye bir anlatımın bulunduğu her kitabı, ışığı ne olursa olsun çöpe atarım. Eskiden bunun hoş bir tekerlemesi vardı, yalnızca başlangıcı kalmış aklımda “Babıali kapısından geçen bir çift atlı süvari….” gibi bir şeyler. Yazarlığa soyunan kişi, “arka” ile “fon”un,”atlı” ile “süvari”nin aynı anlama geldiğini bilmiyorsa, eline kalemi almasın. Ben yazarlıkta da “lonca” sisteminden yanayım. Kuyumcu da, berber de, çıraklıktan geçip kalfa olup mesleğini icra edebilmek için bir yetki belgesi almak zorunda. “Yazar” da öyle olmalı. En azından etik olarak… Yayınevleri de bu etiğe dikkat etmeli. Geçtiğimiz yıl yeni bir “yazar” doğdu: Zeynep Özal… “Yazar” mı diyeceğiz bu bayana. Sürdürecekmiş yazmayı. Yazacaklarını bitirdikten sonra da yemek kitabı yazacakmış… Vatana, millete hayırlı uğurlu olsun.
  • 3. Çocuk yazını için kural da tanımıyorum. Doğru ve güzel yazılmış her şey onlar içindir.
  • 4. Ben “yazar”sam, kalemimin hakkını vermek zorundayım zaten… Bir ışıksam yalnızca, ışığım ancak iki adım ötemi aydınlatabilir, dibimi bile aydınlatamaz…

 Hepinize kolay gelsin…


[1] BU Yayınevi, 2002
[2] Can Yayınları, 2004-2005

*

1 Response to "ANIMSANANLAR VE ÖTESİ"

tekerleme şöyle idi bilirsiniz ya : Babıali caddesinden mürur edeip geçer iken tek bir atlı süvariya tesadüfen rast geldim. yazdığım programda inceltme işareti yok. mürur mu yoksa başka kelime mi ondan da emin olamadım şimdi ama dayanamadım. Hoş anımsatmaları da kapsayan çok önemli bir makaleydi okuduğum. saygılar.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Bitmez bir ‘yazma’ aşkı ve sevgilerimle…

Gününüz Aydın Olsun

Haziran 2017
P S Ç P C C P
« Eyl    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
2627282930  

Blog İstatistikleri

  • 73,936 hits
%d blogcu bunu beğendi: