BİLGİN ADALI

MERAKLISINA NOTLAR

*

GENÇ “ÇOCUK KİTAPLARI” YAZARINA NOTLAR [1]

 

SUNUŞ 

Çocuk kitapları yayıncılığı, inanılmaz bir endüstriye dönüştü. Eskiden, iki elin parmaklarını geçmeyen yayınevlerinin sayısı yüzlere ulaştı. Her yıl binlerce kitap basılıyor “çocuk kitabı” adı altında. Adı, 20-30 yıl önce de bilinen yazarların yanı sıra, pek çok genç yazar da katılıyor bu alanda at koşturanların arasına. Öne çıkıp yolu açmaları gerekirken, okuma olanağı bulduğum genç yazarların çoğu, ortak yanılgılarla boğuşup duruyorlar, yol açmak bir yana, kendi yollarını bile bulamıyorlar. (Kimileriyse, çocuk kitabı yazmayı, yayınlamayı yalnızca para kazanma aracı olarak görüyorlar ki sözlerim bu gruba değil, onlarla herhangi bir iletişim kurmak olanaksız…)

Son birkaç yılda okuduğum yüzlerce çocuk kitabında, izlediğim çocuk oyunlarında, bugünün çocuklarının artık kabul edemeyeceği öylesine ilkel yapılarla karşılaştım ki, tek tek örnek vermeye kalkışmak, bir başka kısır döngüye götürecektir bizi.

Çocuklar için kitap yazmaya soyunan, iyi niyetli genç yazarlara kılavuzluk edecek hiçbir metinle karşılaşmadım. Var da görmemişsem, bu benim kusurum. Bu yazı ve başka yerlerde çıkacak başka yazılarım, bu bağlamdaki boşluğun doldurulmasına kişisel bir katkıda bulunma amacını güdüyor.

Bu ve öteki yazılar, bilimsel makaleler değil; yaşamının elliden çok yılını yazmakla geçirmiş bir yazarın öznel yargıları, yorumları, önerileri olarak algılanmalı. Bir reçete sunmak değil amacım. Ama belki, birileri için bir başlangıç noktası oluşturabilirler.

Bu yazılardan, gençler kadar kendini “kabul ettirmiş” yazarlarımızın da yararlanabileceklerine inanıyorum. Karşı çıkanlar da olacaktır mutlaka. İşin güzel yanı da bu değil mi? Tartışmadan nereye ulaşabiliriz ki?

TARTIŞMAYA AÇIK GENELLEMELER

Yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan çıkar ikilemine benzer, “Sanat, sanat için midir yoksa toplum için mi?” sorusuyla lise yıllarında “münazara” konusu olarak bile ele aldığımız kör bir tartışma vardır. Her iki sav için de, geçerli olabilecek yüzlerce düşünce, gerekçe, kanıt üretilebilir. Aslında birbirini bütünleyen iki doğru yatar bu tartışmanın altında:

Sanatsal üretim, eşsiz, benzersiz, biricik olmak zorundadır. Sanatçının temel kaygılarından birisi budur. Kabaca “sanat sanat içindir” önermesinin altında yatan, bu kaygıdır. Ama, sanat yapıtı ancak hedef kitlesine (okuyucusuna, izleyicisine vb.) ulaşabildiğinde gerçek anlamda var olur. Dağ başında kendi kendime söylediğim şiirler, okuyucusuna ulaşamadığı sürece, var olamazlar. Çünkü sonuçta sanat yapıtı “özgün” bir iletidir ve her iletinin birilerine (hedef kitlesine) iletilmesi gerekmektedir. İkinci önermenin temelinde de bu gerçek vardır.

“Çocuk yazını” dediğimizde, önerme çok açık: Çocuk yazını, çocuklar içindir.

Ama burada da, hemen “Hangi çocuk?” sorusu girer devreye.

Çocuk dediğimiz hedef kitle, yetişkinlere oranla çok daha karmaşık bir yapıya sahiptir. (Elbette, çeşitli etmenler açısından ele alındığında, yetişkinler de karmaşık bir yapı oluştururlar ama, yetişkinler kendi içinde, kendi seçimlerine bağlı olarak belli kategorilere ayrılmıştır yine de. Kimisi bilimkurgu sever, kimisi polisiye. Kimisi Kafka ya da Herman Hesse peşinde koşar kimisi Agahta Christie… Sonuçta, okuyacağı yazarı ya da kitabı da kendi seçimlerine göre belirler.) Çocuk okuyucu, en azından belli bir okuma alışkanlığı edinene kadar, bir “tabula rasa”dır. İşlenmemiştir. Okuyacağı kitapları, en azından başlangıçta, kendisi seçemez, hep birileri seçer (anne, baba, dayı, öğretmen, vb.), çocuk da bunların seçimiyle okuduğu kitapların kimilerini sever, kimilerini sevmez. Bu arada en büyük tehlike, okuması için önerilen kitaplar arasında sevmediklerinin çoğunlukta bulunmasıdır. Bu durumda çocuğun okuma sevgisi tümüyle körelecektir.

Çocuk, severek ve sevmeyerek okuduklarıyla bir birikime ulaşır ve sonunda kendi seçimlerini yapmaya başlar (elbette büyükler izin verirse). Belki de bu aşamada, yetişkin olma yolundaki en önemli adımlarından birini de atmış olur. Bu nedenle, çocuk yazınının hedef kitlesi hem çok açık, hem çok karmaşıktır.

Açıktır, çünkü, çocuk yazınında hedef kitleyi belirlemenin çok kolay bir yolu vardır: Yaş grupları.

İlk elde, okul öncesi ve okul çağı diye öbekleyiveririz tüm çocukları (Huxley’in alfa, ve betaları gibi belli standartları olan seri üretim ürünüymüşler gibi). Elbette, okul çağı çocuklarını da öbeklere ayırırız hemen: 6-7 yaş, 8+, 9+, 12+ gibi…

İşini bilen bir çocuk yazarı için bundan sonrası çok kolaydır. Hayvan öyküsü mü yazacak, hayvanlı insanlı bir öykü mü yazacak, bir serüven mi anlatacak… İşini bilen yazar, araya bir etik ders sokuşturmayı da asla ihmal etmez. Zaten anlattığı öykü her neyse, yalnızca, araya sıkıştıracağı ya da öyküsünü sonlandıracağı o tek cümle için kurgulamıştır onu. Bazen kendini tutamayıp, tek öykü içinde, “yaşam dersi” niteliğinde, birden çok noktaya da değinebilir. Neden olmasın? Kişiler, olay örgüsü, kullanılan dil, seçilen ortam, hep buna göre ayarlanmıştır.

İyi bir yazar yapmaz bunu. Vereceği bir ders, çocukla paylaşmak istediği bir düşünce varsa, öykünün içine yedirir onu. (“İyi bir kral, yerine getirilemeyecek buyruklar vermez” der Küçük Prens’e Kral, yalan söylediğinde burnu uzar Pinokyo’nun. Benzeri örnekleri çoğaltabiliriz.)

İyi bir çocuk yazarının en büyük sorunu, “Hangi çocuk?” sorusunda yatıyor bence.

Yaşadığı aile çevresine, ailenin ortalama eğitim düzeyine, gelirine, inançlarına, politik tercihlerine, yaşadığı kente, okuduğu okula, kendisini okutan öğretmene kadar o kadar çok etmen var ki bu bağlamda, yalnızca yaş grubunu belirlemek yetmiyor. Evinde klasik batı müziği dinlenen, annesinin, babasının elinden kitap düşmeyen çocukla, boş vakitlerini, annesi konken, babası kahvede tavla oynamakla geçiren çocuk bir olabilir mi? Bu iki çocuğun bir kitabı algılamaları aynı düzeyde olabilir mi?

Kabaca “A,B,C…” diye ayrılan ve temelde tüketim biçimlerine ya da gelir düzeylerine göre belirlenen sınıflandırmaya girmek istemiyorum. A-B grubundakilerin çoğunun dekoratif amaçla metrik ölçüde kitap aldığı bir ülkede yaşadığımız bilinen bir gerçek. Öğretim sistemimizdeki sorunlar nedeniyle, aynı okulun, aynı sınıfının A, B, C şubelerindeki öğrenciler arasında bile, yalnızca öğretmenin özverisine ve öğretim anlayışına bağlı olarak büyük farklılıklar oluştuğu da… Her sınıftaki öğrencilerin arasında bu bağlamda uçurumların bulunduğu ya da bulunabileceği de…

Yetişkinler arasında çeşitli nedenler ve biçimlerde göz ardı edilebilse de, çocuklar arasında, özellikle kültürel sınıf farklılıkları çok belirgin bir biçimde ortaya çıkıyor. Üstelik, aydın bir yetişkin çeşitli (?) nedenlerle kütükten farksız bir yetişkine katlanabilirken, hatta ona övgüler düzebilirken, çocuklar, aydınlarda olmayan bir dürüstlükle hemen tepki gösteriyor.

İyi de, çocuk yazarı, kendisine hedef kitle olarak, bu karmaşık yapı içinde hangi çocuk grubunu seçecek?

Bu, genelgeçer yanıtı olmayan bir soru… Her çocuk yazarı kendi yanıtını, kendi seçimlerine göre, kendisi bulmak zorunda. Benim uyguladığım ve önerdiğim yanıt şöyle bir şey: Çıtayı elden geldiğince yüksek tutmak…

GENÇ YAZARLARA NOTLAR

 Hani yazar ya kimi kitapların kapağında, 9+, 12+ diye, (neye, hangi ölçütlere, hangi araştırmalara göre belirlenmişse bu da) Yayınevi, 12+ diye öneriyorsa, siz bunu 8+’ya indireceksiniz. Çünkü, “Şimdiki çocuklar harika.”

Hedef kitlenizi, toplumun, her okulun, her sınıfın, hatta her ailenin başarılı, gelişmeye, ilerlemeye aday çocukları olarak seçeceksiniz. Yani, gelecekte “lider, önder, öncü” olabilecek çocukları hedef kitle olarak göreceksiniz. Çünkü, kitlelerin devinimi ancak liderler sayesinde gerçekleşir. İmza yerine parmak izi ya da mühür basanların, bilmem kaç bin kitap okumuş, bilmem kaç cilt kitap yazmış kişilerle eşit tutulduğu mutlak(?) demokrasilerde bile bu böyledir. Sürü, ardından koşacağı bir sürü başı arar. Çocuk yazarları, eğer mastürbatif ya da para kazanma amaçlı bir yazarlık dışında, toplumsal bir işlev yüklenmek istiyorlarsa, yaşadığımız iletişim ve bilgi toplumunda, kendilerine temel hedef kitle olarak, Fenerbahçe’yi ya da Galatasaray’ı değil, fiziği, kimyayı öğrenmeyi, ne bileyim, uçurtma yapmayı seçen çocukları almalıdır. Sayıları az bunların elbette. Ama inanın, sandığınız kadar az değil ve hepsi aç, susuz, kendilerine uygun kitaplarla buluşmayı bekliyor.

Didaktik değil, eğlendirici olmalısınız. Bir çocuk yazarı olarak göreviniz, şu ya da bu konuda vaaz vermek değildir. Çocuğa öğretmek istediğiniz şeyleri, satır aralarına gizlemeyi bilmelisiniz. Anasından, babasından, öğretmeninden, yakın ve uzak çevresinden yeterince ders (?!) alıyor zaten çocuklar. Kitap okumak ders ya da öğüt değil, keyif almanın yollarından biri olmalı çocuklar için.

Unutmayın ki, en büyük rakibiniz, her kesimden insanı etkileyen televizyon dizileri, pop-star’lar, Ayşe mankenin, şarkıcı Mehmet’le yaşadığı üç günlük aşk (????) öyküsü, ya da bilmem kimin, bilmem kimle, bilmem kaç saat süren evliliğinin baş döndürücü öyküsü… Üstelik rakibiniz “reyting” aldığı ölçüde reklam alıyor. Kendini çok sıkı bir biçimde tanıtıyor. Hedef kitlesini aramak zorunda da değil, oralarda bir yerlerde bekliyor onlar zaten. Hedef kitlesinin, dağıtım sorunları nedeniyle o kitapevi senin, bu kitapevi benim diye dolaşıp arama sorunu yok. Üstelik para ödemek zorunda kalmadan, düğmeye basınca, şıp diye ulaşıyor o dizilere, paparazzilere… Falan, filan…

Yani sizden çooooook güçlü. Ve siz, kurtlar sofrasında, çevrenizdeki dağı eritip ulusunuza yol açmaya çabalayan Ergenekon demircileri gibi bir konumdasınız.

Aman, eğlendirici olmaya çalışırken, “Ham hum, şaralop” diye söz kalabalığına düşmeyin. Aziz Nesin’in yetişkinler için yazdığı mizah kitaplarını her yaş ve düzeydeki insan (çocuklar ve gençler de bunun içinde) keyifle okuyabilir ama, pek çok yazarın, çocuklar için yazıldığı öngörülen “mizah” kitaplarının pek çoğunu okuyup da, bırakın gülmeyi, gülümsemek bile olanaksız.

Çok önemli bulduğum için bir kez daha yineleyeceğim: Sizin işiniz, çocuklara vaaz vermek değil, onları eğlendirmektir. İletmek istediğiniz bir “mesaj” varsa, bırakın onu, kurduğunuz olay örgüsü ve anlattığınız öykünün kişileri versin. Öyle, “kör parmağım gözüne” dercesine değil, öykünün doğal akışı içinde, belli belirsiz. Çocuklar geri zekâlı değildir, hemen anlayacaklardır söylemek istediğinizi. Ama bu onların okuma keyfine zarar vermeyecektir. Kitabın kimi yerlerine ya da sonuna eklenmiş etik bir dersin çocukları tedirgin ettiğini asla unutmayın.

Şimdilik son bir öneri şu olabilir belki: Kitabınıza, çocukları etkileyecek güçlü bir girişle başlayın. Kitabınızın giriş paragraflarını, kişileri, çevreyi, aile ilişkilerini betimleyerek boşuna harcamayın. İleride bu tür şeyleri anlatma olanağınız bol bol olacaktır. Okuyucunuzu, kitabınızın ilk iki paragrafında yakalamaya, etkilemeye bakın. Heyecan uyandırmayan, sıkıcı her giriş, ölü doğmuş bir kitap demektir. Unutmayın ki, çok sayıda ve çok güçlü rakipleriniz var çıktığınız yolda. Onları alt etmenin, bu yarışta ipi göğüslemeye giden yola adım atabilmenin en önemli yöntemlerinden biri, çocuk okuyucunun ilgisini ilk satırlarda yakalamak ve sürdürebilmektir.

SON SÖZ GİBİ

Dünyamız inanılmaz bir değişim süreci içinde. Yazarlar da, bilim adamları gibi bu değişimi yakalamak, yazdıklarında bu değişime ayak uydurmak zorunda. Ama bu değişimin dışında kalmış olmalarına karşın, 50 yıl, 100 yıl önceki çocukların okuduğu heyecanla okunan, sevilen kimi kitaplar var: Peter Pan, Küçük Prens, Alice Harikalar Diyarında, Pinokyo, Define Adası, Pal Sokağı Çocukları, Tom Sawyer bunlardan bir çırpıda aklıma geliveren bazıları… Nedir bunların mektup çağı çocuklarıyla televizyon-bilgisayar çağı çocuklarını etkileyen ortak noktaları?

İyi bir çocuk yazarı, bu ortak noktaları araştırıp bulmak zorunda.

İyi bir çocuk yazarı, ne yazacağını, nasıl yazacağını, büyükler için kitap yazanlardan daha çok, daha yoğun düşünmek zorunda.

Çocuk okuyucu, daha zor beğenen bir okuyucu. Bir kez yanıltabilirsiniz onu, ama ikinci bir kez, asla yanıltamazsınız. Zaten, yanıltmaya da çalışmayın, siz zararlı çıkarsınız.

Not: Bu yazı, bir tartışmayı başlatabilirse, çok mutlu olacağım. Bu konuda benimle yazışmak isteyenler “GENÇ ÇOCUK KİTAPLARI YAZARINA NOTLAR” konu başlığıyla bilginamca@gmail.com adresime yazabilirler. Lütfen iletilerini açık olarak yollasınlar, kapalı word dosyaları virüs içerebildiğinden, tanımadığım kişilerden gelen kapalı dosyaları açmıyorum. Hepsine yanıt vermeye çalışacağım.

B.A.

Kitaplık dergisinde yayınlanmıştır.

 Tabula rasa, üstünde yazı ya da iz bulunmayan boş levha. David Hume‘un “tabula rasa – boş levha” önermesine göre, zihnimizde doğuştan gelen bir fikir yoktur. Bireyin zihni boş bir levhaya benzer. Tüm bilgiler, sonradan yaşanan gözlem, deneyim vb. ile edinilir.
 
*

6 Yanıt to "MERAKLISINA NOTLAR"

Doğru söze ne denir! Yazdıklarınızın altını ben de imzalıyorum.
Sevgiler.

bencede doğru sözler bunlar=)

bilgin amca sınıfçak senin hayranınız sizi çok seviyoruz.Kitaplarınızı hep okuyoruz 🙂

hatta bizim okula geldiniz konferansların var izledik ben antalyadan

YA BİLGİN AMCA CEVAP VERMEDİN 😦

5/E sınıfının değerli öğrencilerine:
Bu sıralar sağlık sorunlarıyla uğraşıyordum, sizin iletiniz nedense gözümden kaçmış.
Ben de sizleri çok seviyorum. Önümüzdeki ders yılında bir araya gelmek dileğiyle…
Sevgiler,

ba

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Bitmez bir ‘yazma’ aşkı ve sevgilerimle…

Gününüz Aydın Olsun

Mart 2017
P S Ç P C C P
« Eyl    
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
2728293031  

Blog İstatistikleri

  • 71,159 hits
%d blogcu bunu beğendi: