BİLGİN ADALI

Çocuk edebiyatı ile öğretmenlerin ilişkisi nasıl olmalı?

*
Kişisel gözlemlerime dayalı, oldukça öznel bir yazı olacak bu ama, somut örneklerin birçok şeyi çok daha iyi anlatacağını sanıyorum. Önce küçük bir iki bilgi vermeliyim:

30′lu yaşlarında bir oğlum, 10′lu yaşlarında iki kızım var. Oğluma da, kızlarıma da her gece uyumazdan önce masal anlatırdım. Bildiğim masallar bitince, uydurmaya başladım. Kızlarım bir gün sordu: “Bu masalları niye yazmıyorsun baba? Yaz da öteki çocuklar da okusun…” Böylece başladım çocuklar için yazmaya.

Tuhaftır, beni yazmaya yönlendiren kızlarım, yazdıklarımı okumaktan pek hoşlanmadılar. Gerekçeleri çok ilginç geldi bana: “Senin yazdıklarını okumak, bir ödev gibi görünüyor bize. Biz kendi seçtiğimiz kitapları okumak istiyoruz…”

Kızlarımın ikisinin de çok değerli sınıf öğretmenleri oldu ilköğretimde. Öğrencileri bol bol okumaya teşvik ediyordu ikisi de. Okumaları için ödev olarak kitap adları veriyorlardı. “Polyanna okunacak, ama 80 sayfadan az olmayacak.” “Beyaz Diş okunacak ama 70 sayfadan az olmayacak.”

Gördüğüm şu oldu: Öğretmenler çocuklara, kendi çocukluklarında severek okudukları kitapları salık veriyorlar ve belli sayfa zorunluluğu getiriyorlardı.

Hani bir dönem alay ettiğimiz, salonunun dekoruna göre metreyle kitap siparişi veren, sonradan görme zenginleri anımsatan bir uygulamaydı bu. Pek anlayamamış, algılayamamıştım. Sonra bir gün, Serhat Yayınevi Jack London’ın Beyaz Diş romanını çevirmemi isteyince çıktı ortaya olayın gerçek yüzü. Benden tam metni çevirmem isteniyordu. Hani şöyle bir göz atmak için daha önce yapılmış çevirilere bakmak istedim. Kitapçı dostuma söylediğimde güldü, “26 ayrı çevirisi var Beyaz Diş’in, hangisini istiyorsun?” diye sordu.

Gerçekten de 76 sayfadan 250 sayfaya kadar 26 farklı Beyaz Diş çevirisi vardı.

(Benimki 27. çeviri oldu; övünmek gibi olmasın ama sanırım Türkçe’deki en iyi ve en doğru çeviridir.) Birkaçını alıp karıştırdım. Belli ki birbirinden kopya çekmiş herkes. Ortak cümle bozukluklarını bırakın, yazım yanlışları bile yineleniyordu hepsinde. (Yayınevlerinin nasıl bir başıbozukluk içinde olduğunun bir göstergesi bu.)

Demek ki, öğretmenin “Falan kitabı okuyacaksınız ama 70 sayfadan az olmayacak,” yönlendirmesi yeterli değil. Öğretmenin 26 Beyaz Diş (benimkiyle 27) çevirisini, diliyle, düzeniyle inceleyerek içlerinden birini öğrencilerine önermesi gerekiyor. Öğretmenler bunu yapmıyor, yapamıyor. Ayrıca, yapabilmesi de pek olanaklı görülmüyor. Ne para yeter buna, ne de zaman. Temel yanlışlardan biri bu.

İyi de “kitap” okumak yerine, ille belli bir kitabın okunmasını istemek niye? Çünkü, öğretmen o kitabı biliyor. Zamanında okumuş. Sevmiş. Öğretmenin çocukluğundan bu yana geçen 25-30 yılda dünyada inanılmaz değişimler yaşanmış, bilgisayar kuşakları çıkmış ortaya. Bilgisayarla dünyayı avucunun içinde tutan çocuklar, Polyanna’yı, ya da ne bileyim Seksen Günde Devrialem’i sever miymiş, sevmez miymiş kimin umurunda? Temel yanlışların ikincisi de bu.

Öğretmenin görevi ne? Çocuklara kitap okumayı sevdirmek. Kendisinin en sevdiği kitabı okumaları için öğrencilerine ödev olarak verdi mi? Verdi. Sonra bir sınav yapıp üç anahtar soruyla çocuğun bu kitabı okuyup okumadığını denetledi mi? Denetledi. Öğretmenin görevi burada bitiyor. “Mevzuatın” kuralları yerine getirilmiştir arkadaşlar…

Durdurun dünyayı inecek var!

Böyle yapmakla çocuklara kitap okuma sevgisi aşılamıyor öğretmenler. Çocuğu kitap okumaktan uzaklaştırıyorlar.

Ödev gibi zorlama geldiği için, benim kitaplarımı okumayan kızlarım, ödev olarak verilen kitapları ıkına sıkına, annelerinin yardımıyla okudular.

Çocukların büyük bir çoğunluğu ise, böyle bir zahmete bile katlanmıyor. Internet’te kolayca bulunuveren kitap özetlerini okumakla yetiniyor.

Kızlarıma sordum: “Peki istediğiniz kitabı seçin deseydi öğretmeniniz, neyi okurdunuz?”

Küçük kızım “Küçük Prens!” diye bağırdı. Büyük kızım “ödev” olmadan okuduğu kalın Harry Potter kitabını gösterdi. Küçük kızıma, “Niye Küçük Prens, ne biliyorsun o kitap hakkında?” dedim. “Ay babaaa, bir arkadaşım okumuş birazını anlattı. O gezegenler, kimseden yapamayacağı şeyi istemeyen kral o kadar sevimli ki…”

Kitaplığımdaki Küçük Prens’i verdim ona, işi gücü bırakıp okumaya koyuldu hemen.

Şimdi gelelim “Çocuk edebiyatıyla öğretmenlerin ilişkisi nasıl olmalı?” sorusuna.

Her yıl, onlarca yayınevi, “çocuk kitabı” ana başlığı altında yüzlerce kitap çıkarıyor. Günümüz ekonomik koşullarında bir öğretmenin hem zaman hem de para açısından bunların tümünü okuyup öğrencilerine salık vermesi olanaksız. Ama, hiç izlemeyip, Türkçe’deki ilk baskıları 30-40 hatta 50 yıl önce yapılmış kitaplara sarılması da anlamsız.

Ne yapabilir öğretmen? Eski ya da yeni, kendi okuduklarından birkaç örnek verebilir. Çocuklara, evlerine en yakın kitapçıya gidip raflardaki kitapları karıştırmalarını, adıyla, konusuyla, arka kapağındaki bilgisiyle kendilerine en hoş gelen kitabı okumalarını önerebilir. Çocuklardan beklenen ise, okunan kitapla ilgili bir sınav değil, üç beş cümlelik, iki üç paragraflık bir özet olmalı. Böylece en azından sınıf ölçeğinde bir çeşitlilik sağlanacak, çocuklar farklı kitaplardan haberdar olacaklardır.

Sanırım, şimdiki uygulamada, özellikle devlet okullarında, öğretmen, çocuklarla kitap arasında adeta bir engel, kitap okumayı sevdiren değil, okumak isteyeni de kaçıran bir konumda. Özel okullarda okuyan çocuklar bu açıdan biraz daha şanslı.

Devlet de, sağ olsun, “100 Temel Eser” uygulamasıyla bütün bu olumsuzlukların üstüne tuz-biber ekiyor. Bu uygulamayla yayınevleri inanılmaz bir çeviri ve “sadeleştirme” furyası içine girdiler. Kimin ne yaptığı, nasıl yaptığı belli değil.

Hadi yine sorumuza dönelim: “Çocuk edebiyatıyla öğretmenlerin ilişkisi nasıl olmalı?”

Demokratik olmalı.

Her öğretim yılında öğrencinin en az iki, üç dört kitap okuması isteniyorsa, hangi kitabı okuyacağı, öğrencinin kişisel seçimine bırakılmalı. Öğrenciye neden bu kitabı okumayı seçtiği, bu kitaptan ne gibi bilgiler, zevkler vb. aldığı sorulmalı. Bu tür bir tartışma, aynı kitabı okuma konusunda mutlaka öteki öğrencileri de yönlendirecektir. Öğretmenin her kitabı okumasına olanak yok, ama öğrenciyle yapacağı konuşma-tartışmalarda, iyi bir öğretmen, doğru ile yanlışı ayırt edebilecek, öğrencilerini daha doğru kitaplar okumaya yönlendirebilecektir.*

“Küçük Kadınlar’ı okuyacaksınız, 70 sayfadan az olmasın!” diyen öğretmen değil, “Küçük Kadınlar’ın filanca yayınevinden çıkan, falancanın yaptığı çeviriyi okursanız çok seveceğinize inanıyorum. Ama benim hiç bilmediğim bir kitabı da okuyup gelebilirsiniz…” diyen öğretmendir öğrencisine okuma sevgisini aşılayacak olan.

Başta da belirttiğim gibi öznel bir yazı bu. Ama tanıdığım çocukların neredeyse tümü (kızlarımın sınıf arkadaşları, yaklaşık 120 kişi, onlarla sık sık bir araya geliyorum. Söyleşi yapmaya gittiğim okullarda ise, yüzlerce öğrenciyle birlikte oluyorum) kendilerine kitap “empoze” edilmesinden yakınıyor.

Ya anaları-babaları, ya öğretmenleri ya da bir başkası falan ya da filan kitabı okumalarını istiyor çocuklardan.

Çocukların kitap okumasını istiyorsanız, başta öğretmenler olmak üzere, izin verin diledikleri kitapları okusunlar. Alfa, beta, gama çocukları değil ki onlar. Her biri çok özgün birer kişilik sahibi. Elbette kıyafet, yemek, ne bileyim futbol takımı seçimleri gibi, okuyacakları kitaplar konusundaki seçimleri de farklı olacak.

Hadi bakalım, tüm sınıfa zorla “Define Adası”nı okutturan öğretmen, herkesi de Galatasaray’lı ya da Fenerbahçe’li yapsın.

Zorlamayla hiçbir yere varılamayacağını öğretmenlerimiz de, onlara direktif verenler de öğrenmeli artık. Çocuklara kitap okumayı sevdirmek istiyorsanız, lütfen çocukla kitap arasına girmekten vazgeçiniz. Öğretmenler, ana-baba ve özellikle eğitimi kedi topu olmuş bir yumağa dönüştüren Milli Eğitim Bakanlığı: Onları zorlamayı bırakınız.

* Bir öğretmen arkadaşımdan aldığım notu burada aktarmak istiyorum: “Okuma saatinde -bir lisede çalışıyorum- öğrencileri kitap seçiminde serbest bırakıyorum. Okuduklarını sınıfta tanıtıyor ve tartışıyorlar. Güzel bir ortam oluşuyor. Ben de neler neler öğreniyorum zamane gençlerinden, bir bilseniz. Örneğin içinde hiç e harfi geçmeyen bir romanın yayımlandığını, Fransızca’dan Türkçe’ye çevirenin de e’siz bir çeviri yapmak için bir yıl eve kapanıp sürekli çalıştığını… Ve George Perec’in Kayboluş romanının neleri anlattığını – ilk fırsatta alıp okudum o romanı…
Biliyor musunuz? Öğrenme ve öğretme karşılıklı olarak yaşanan demokratik bir süreçtir bence.”
İşte böyle diyor öğretmen arkadaşım. Başka söze gerek var mı?…

*

2 Yanıt to "Çocuk edebiyatı ile öğretmenlerin ilişkisi nasıl olmalı?"

bu kadar az kitap okuyup, bu kadar da dirençle çocuklara kitap okumayı sevdirmeye çalışan bir millet olarak kaçınılmaz olarak açmazlarımız var ve bu ‘öznel’ yazınızla açmazlarımızı o kadar net ortaya koymuşsunuz ki. keşke bu yazınızı tüm öğretmenlerimiz okuyabilse. elinize sağlık…

İlkokul yıllarımda öğretmenimin zoruyla kitap okuyan biriydim ve kitap okumayı hiç sevmezdim. Ta ki severek alıp okuduğum bir kitaba kadar. Şimdi mi? Tam bir kitap kurduyum :D Kitaplarımın sayısını hiç bilmem, okuduklarımı sormayın bile. Ama şu dünyada kitap okumak kadar beni eğlendiren henüz başka bir şey bulamadım. Ben de bir öğretmen adayıyım. Merak etmeyin Sayın Adalı, kendi öğretmenim gibi olmamak için elimden geleni yapacağım.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logo

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Bitmez bir ‘yazma’ aşkı ve sevgilerimle…

Gününüz Aydın Olsun

Temmuz 2014
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Eyl    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031  

Yorumlar

Veysel Nasıl on Çocuk Yazını Sevdalılarına…

Blog İstatistikleri

  • 49,743 hits
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: